WikiTurk
Editor Login | Register
Ekle

> Bilgi Rehberi > Psikoloji

sercenyurt
(Date : 16.07.2008 18:00:05)


Çocukta Sosyal Gelişim


 Reklam



İnsan, biyo-kültürel ve sosyal bir varlıktır. Kültürel koşullar içinde sosyal ilişkiler, hem toplumun, hem kültürün hem de bireyin yapısını etkiler. Bireyin tüm yaşamı çevresine uyum sağlama çabası içinde geçer. Bu uyum çabası doğumdan başlayarak ölüme kadar süren bir gelişim göstermektedir.

Toplumsal beklentilere uygunluk gösteren, kazanılmış davranış yeteneği olarak tanımlanabilen sosyal gelişme, geniş anlamda bireyin doğumuyla başlayan bir evreyi, dar anlamda ise günlük davranış gelişimini kapsar.

Daha yaygın bir tanımla, sosyal gelişme (toplumsal gelişim), kişinin sosyal uyarıcıya, özellikle grup yaşamının baskı ve zorunluklarına karşı duyarlık geliştirmesi, grubun ya da kültüründe başkalarıyla geçinebilmesi, onlar gibi davranabilmesi, onaylanabilir davranış kalıpları geliştirebilmesidir.

Sosyalleşme, dünyaya gelen birey-insanın; ailesinin, akraba ve komşuluk çevresinin, kent ve köyünün ve nihayet ulusunun bir parçası olduğunu öğrenmesi ve böylece toplumun bir üyesi haline gelmesidir (Kağıtçıbaşı, 1999). Sosyal terimi, birbirine tepki veren, böylece birbirinin davranışını etkileyen iki veya daha fazla insan arasındaki ilişkiyi ya da etkileşimi anlatır (Gander ve Gardiner, 1998). Sosyal gelişim, “bireyin sosyal uyarıcıya, özellikle grup yaşamının baskı ve zorunluluklarına karşı duyarlık geliştirmesi, grubunda ya da kültüründe başkalarıyla geçinmesi, onlar gibi davranması” olarak tanımlanmaktadır (Başaran, 1974).

İnsanın sosyalleşmesi çok karmaşık bir süreçtir. İnsan, etrafında bulunanların, her gün karşılaştığı sayısız olayların ve kişilerin, içinde bulunduğu sosyo-ekonomik ve kültürel koşulların, gelenek, töre ve yasaların, fiziksel çevrenin, kalıtım yoluyla geçen birçok özelliğin ve daha pek çok etkenin etkisindedir (Kağıtçıbaşı, 1999). Hollingshead, bireyin sosyalleşmesini üç ilkeye dayandırmaktadır (Başaran, 1974):

1. Birey sosyal davranışı, toplumun bireyleriyle etkileşim halinde öğrenir.

2. Bireyin ne öğreneceğini, içinde yaşadığı toplumun kültürü belirler.

3. Bireyin öğrenmesi, bir sosyal organizasyona ancak etkin bir biçimde katılması ile tamamlanır.

Mc Neil, sosyalleşme sürecini bir çizelge ile göstermiştir (Başaran, 1974):

Sosyal Gelişime İlişkin Normlar Çizelgesi

Yaş Sosyal Yetenek

1. ay Kucağa alındığında, dokunulduğunda veya doyurulduğunda sakinleşir.

2. ay Konuşulduğunda gülümser.

Görsel olarak, nesnelerden ziyade insanları tercih eder.

3. ay Konuşulduğunda, bazı sesler çıkarmaya çalışır.

5. ay Yabancılara karşı kaygılı tepki göstermeye başlar.

Kucağa alınma isteğini sezer ve belirtir.

Eğlenceli oyundan hoşlanır.

6. ay Yabancılara karşı korku tepkisi gösterebilir.

Rastlantısal bir oyunu sürdürmeye isteklidir.

8. ay Ayrılma kaygısı; ana-babadan ayrıldığında korku tepkisi gösterebilir.

Dikkati çekmek için bağırır.

Ce-ee oyununa katılır.

Hoşça kal (bay bay) işaretini taklit eder.

9-12. ay “el çırpma” ve “ne kadar büyük” oyunlarına katılır.

Gülündüğünde bir sesi veya hareketi tekrarlar.

Yetişkine oyuncağı uzatır ama vermez.

Hafif vuruşlarla ve sarılmalarla sevgisini gösterir.

Basit buyruklara uyar.

Yeni sesleri ve eylemleri taklit etmeye çalışır.

12-18. ay Kovalama, saklanma ve diğer grup oyunlarından hoşlanır.

Oyuncakları istendiğinde ve bazen de kendiliğinden verir.

Başka bir çocuğun yanında oynar ama ona çok az gerçek tepki verir (paralel oyun, monolog oyun)

18-24. ay Ana-babayı güvenlik üssü olarak kullanır, onları sık sık sınar.

Meraklı ve etkin bir biçimde çevreyi keşfeder; gözetime gereksinmesi vardır.

Aynada kendini tanır.

Süpürme gibi basit ev işlerini taklit eder.

Kolayca ilgisi başka yöne çekilir ve eğlendirilir.

Tanıdık yetişkinlere sarılmakla onları itmek arasında gider gelir.

İmgeleme ortaya çıkmaya başlar.

Mülkiyeti anlar; “babanın ayakkabısı”, “Fatma’nın köpeği” gibi

24-36. ay Bağımsızlık tepkileri gösterir, kendi başına oynamaya başlayabilir.

Yetişkinin yardımıyla bir oyuncağı paylaşabilir.

3-10 dakikalık öyküleri dinler.

Bazı basit grup oyunlarından hoşlanır.

Kaynak: “Coulee Region Infant Center toplumsal gelişim kontrol listesi”nden aktaran Gander ve Gardiner (1998)

Mc Neil’in çizelgesindeki gibi sosyalleşme, genellenerek modeller oluşturulabilir fakat her bireyin sosyalleşmesinde, başkalarınkinden farklı olan bazı durumların, bireysel farklılıkların etkileri unutulmamalıdır.

Sosyal gelişim kavramının içine çok çeşitli, geniş davranış türleri girmektedir ve sosyal gelişim insan kişiliğinin hemen hemen her yönünü kapsayan niteliktedir (Başaran, 1974). Etkenlerin sayı ve çeşidinin çokluğu bu sürecin incelenemeyeceği anlamına gelmez. Sosyalleşme olgusu ve sürecini inceleyen araştırmacılar, bu konuyu değişik yönleriyle ele almışlardır: bağlanma ve bağımlılık-bağımsızlık, saldırganlık, başarı güdüsü, cinsiyetle ilgili rollerin öğrenilmesi, taklitle öğrenme, ahlâkî gelişim vb. (Kağıtçıbaşı, 1999). Çocuk psikologları, uzun süre yalnızca ana-babaların ve bakıcıların, bebeklerin, çocukların sosyal gelişimini nasıl biçimlendirdikleri üzerinde yoğunlaştılar. Son zamanlarda, bebeğin de yetişkinlerin davranışını önemli ölçüde etkilediği ve ana-babayı, ana-babalık için eğitmede önemli bir rol oynadıkları kabul edilmektedir (Gander ve Gardiner, 1998).

Kültürün nesilden nesile geçerek devam etmesinde sosyalleşmenin rolü büyüktür. Bir toplum, çocuk yetiştirme yollarıyla kültürünü yeni nesle öğretir. Sosyalleşme sürecinin ve çocuk yetiştirme yollarının karşılaştırmalı incelemesini yapanlardan Whiting ve Child’ın araştırmalarının genel hipotezi şudur: Bir toplumun yerleşme düzeni, yani ekonomik, politik ve sosyal organizasyonu, toplumun çocuk yetiştirme yollarını etkiler. Çocuk yetiştirme ise kişiliği etkiler. Kişilik özellikleri de din, batıl inançlar vb. çeşitli inanç sistemlerine yansır. Bu genel hipotez, çok sayıda ilkel kavim hakkında daha önce toplanmış ve bir araya getirilmiş etnografik bilgiler ışığında irdelenmiş ve sonuçta bilgilerin bu hipotezi desteklediği görülmüştür (Kağıtçıbaşı, 1999).

Bağlanma terimi, bebekle ana-baba arasında duygusal olarak olumlu ve karşılıklı yardım edici bir ilişkinin kurulmasını belirtir. Bu ilişki, uygun bir biçimde oluşup geliştiğinde, yetişkinler kendilerini bebeklerine uydururlar ve bebekler de yetişkinlere gereksinimleri hakkında ipuçları verirler. Böylece, karşılıklı geribildirimlerle bebek yetişkinlere karşı güven geliştirir, yetişkinler de ana-babalık yeteneklerine güvenmeyi ve bebeklerine karşı iyi duygular kazanırlar (Gander ve Gardiner, 1998).

Sosyalleşmenin bir başka yönü olan saldırganlık, birine veya bir şeye zarar veya acı vermek amacıyla yapılan davranıştır. Saldırgan davranışlar kendi içinde ikiye ayrılır: Bir araç olarak saldırganlık ve düşmanca saldırganlık. Örnek; eve giren bir hırsızı etkisiz hale getirmek için kafasına sert bir cisimle vurmak, hırsıza zarar vermeyi amaçlasa da, aslında kendini korumak

amacı doğrultusunda araç olarak yapılmıştır. Düşmanca saldırganlıkta ise, zarar vermek başlı başına amaçtır (Kağıtçıbaşı, 1999). Davranış Psikologlarına göre; saldırganlık, yaşamda karşılaşılan bütün hayal kırıklıklarında ortaya çıkan ve insanın benliğini koruyucu bir örtü gibi saran, primer (birincil) davranış özelliğidir. Dışarıdan gelen herhangi bir olumsuz etki, kişilikle çatışmaya girerse saldırganlık ortaya çıkıyor. Eğer insanların “mülkiyet” veya sevgide olduğu gibi sahiplenme duyguları tehdit altındaysa, bu kez de sekonder (ikincil) süreç olarak yine saldırganlık görülüyor (Ataç, 1991).

Başarılı Bağlanmaya Katkıda Bulunan Etkenler

Hayvanlarda ana-baba ile bebeğin birbirine bağlanmasında; doğuştan gelen, türden türe değişen en uygun dönemlerin ve içgüdüsel davranışların önemli olduğu görülmektedir. Daha üst türlerde, daha çok öğrenme ve deneyim ana-baba davranışını etkiler. İnsanlarda bağlanma süreci daha karmaşıktır ve herhangi bir zamanda hepsi eşit etkide bulunmayan çeşitli etkenler, annelik davranışının uyarılmasında rol oynarlar(Gander ve Gardiner, 1998).

1974’te yapılan bir araştırmada, iki anne grubundaki anne davranışlarını incelendi. Birinci gruptakiler, yeni doğanların ellerine hemen verildiği ve onlarla doğumdan sonraki ilk üç gün yoğun etkileşime girmelerine izin verilen annelerdi. İkinci gruptakiler, bebeklerine doğumda çok kısa süre bakan ve kimlik saptama amacıyla alınıp saatler sonra getirilen bebeğini, daha sonra ancak dört saatte bir yirmi dakikalık emzirme sırasında görebilen annelerdi. Aynı anneler bir ay ve bir yıl sonra gözlemlendi ve bebekleriyle hemen ve uzun süre temas kurmuş olan anneler, bebeklerine daha bağlı görünüyorlardı. Onlardan ayrıldıklarında, bebeklerini özlediklerini daha sıklıkla bildirmişlerdi ve onlar hakkında daha fazla konuşuyorlardı. Ayrıca, bebeklerin muayenesinde; doktorlara katılmaya, ağladıklarında onları yatıştırmaya ve onlarla konuşmaya eğilim gösterdiler. Bu ve bu tür diğer araştırmalardan çıkartılan sonuçlarla, doğumdan sonraki ilk saatlerde ve günlerde bebekle bedensel temasın ilk bağlanmaya çok önemli katkısı olduğunu anlayabiliyoruz. Bu görüş doğal çocuk doğum yöntemleri lehine çok güçlü bir kanıttır. Sezeryanla veya annenin uyuşturularak yapılan doğumlarda, ne anne ne de bebeği, birbirine en iyi tepkiyi verebilir (Gander ve Gardiner, 1998). Beslenmeye, sadece bebeğin karnını doyurmak olarak bakılamaz, ilk duygusal motiflerin temeli beslenme sırasında atılır. Anne ya da bebeğin bakımını üstlenen kimsenin, sadece besleme görevini yerine getirmesi değil aynı zamanda sevgi ve mutluluk verici, bebeği ve anneyi rahatlatıcı nitelik taşıması ve bunun bilincinde olması gerekmektedir(Ataç, 1991).

Babalar ve bebeklerin bağlanması konusu fazla araştırılmamıştır fakat çocuklarının birinin doğumunda bulunan ve bebeği tutmasına izin verilen babalar, bu bebeğe, diğer çocuklarından daha güçlü bir bağlanma gösterdiklerini bildiriyorlar genellikle. Bu durum, yetişkin erkek ve kadınların doğuştan benzer bakıcı eğilimlerine sahip olduklarını fakat toplumsallaşmanın, kadındaki bu tepkileri daha fazla artırdığını, erkektekine de engel olduğunu düşündürmektedir (Gander ve Gardiner, 1998).

Başarı bağlanmayı etkileyen faktörlerden birisi de bebeğin yüzü, bedeni ve organların birbiriyle oranı gibi görünüm özellikleri ve hareketleridir. Bebeğin görünüm özellikleri, insana sevimli gelmekte ve hareketleriyle birlikte yetişkinde bebeğin çaresiz ve bağımlı olduğu duygusuna yol açmaktadır. Böylece görünüş ve hareket de yetişkinlerin bakıcı tepkilerini uyarmaya yardım edebilir (Gander ve Gardiner, 1998).

Bir bebeğin yanağına veya dudağına veya eline dokunulduğunda gösterdiği emme, yakalama gibi reflekssel tepkiler, bağlanmaya yardımcı olabilir. Bebeğin; acıkma, üşüme veya rahatsız olma gibi bir gereksinmesini ifade eden ağlamaları, yetişkinde uyarıcı bir rol oynar. Ana-babanın ağlama sesiyle hissettiği kaygı, bebeğin gereksinimlerine dikkat ettiklerinde hafifler ve bebek de ağlamayı keser. Böylece eşgüdümlenmiş bir etkileşim sıralaması oluşur. Yetişkin ağlayan bebeği, kucağına aldığında, bebek rahatladığı gibi bu beden teması, yetişkinde de olumlu bir tepki yaratıyor görünmektedir. Haz alma eğilimini güçlendiren beden temasının, bebekle ana-baba arasındaki bağlanmayı artıracağı ileri sürülmektedir(Gander ve Gardiner, 1998). Çocuk yuvasındaki hemşireler veya bakıcı hanımlar, bebekleri beslerken kucaklarına almadan bebeklerin ağzına biberonu dayıyorlarsa, ten ve beden teması gerçekleşmediğinden bebekle bakıcı arasında hiçbir duygusal bağ gelişmez. René Spitz, çocuk yuvalarında, yetimhane ve kreşlerde yaptığı araştırmaların sonunda, buralardaki bebeklerin gelişimlerinin geri kalmasını, uyum bozukluklarını, sağlıklı doğan bebeklerin aniden ölmelerini, sevgi ve duygu yoksunu ortama bağlamıştır. Bunun adına “hospitalizm” denilmektedir(Ataç, 1991).

Ana-babalar, bebek onlara dikkat ettiğinde ve gözleriyle onları takip ettiğinde, haz duyabilirler. Bebekler, iki aylık olmadan önce, büyük olasılıkla, insan yüzüne olduğu kadar, hareket eden veya insan yüzüne karşıt olan ve benzerlik oluşturan diğer görsel uyaranlara da dikkat ederler. Bebekler, iki - dört ay arasında, bulanık bir yüz kavramı geliştirirler ve yüzlere gülümserler. İki aylıktan küçük bebekler için gülümseme ve cıvıldama, gerçek “toplumsal davranışlar” değildir. Kör bebekler bile gülümser, bu durum gülümsemenin doğuştan olduğunun bir belirtisidir. İlerleyen aylarda, gülümsemenin miktarı her kültürün ona verdiği değere bağlıdır(Gander ve Gardiner, 1998).Altıncı aydan itibaren her bebek, insanların bakış ve seslerine gülerler. 8.ayda gülümseme, mekanik olmaktan çıkarak pozitif duygu halini alır ve bilinçli gülümsemeye dönüşür(Ataç, 1991). Görsel tepki, gülümseme ve cıvıldama, yetişkinlerde olumlu tepkiler yaratır ve bu nedenle anababa-çocuk ilişkisinin gelişiminde önemlidir.

Bağlanmada Sorunlara Yol Açan Etkenler

Bağlanmayı kolaylaştıran etkenler ve bağlanma süreci anlaşıldığında, bağlanmanın her zaman başarılı olmadığı da açıklık kazanır. Fakat eğer sorunlar tanınabilirse, bir çok durumda, bağlanma kolaylaştırılabilir.

Ana-babalar bebeğin ağlamasının ne kadarına hoşgörü gösterebileceklerini çok iyi ayırt ederler ve aşırı ağlama, bebekleriyle ilişkilerini tehdit edebilir.

Diğer Çocuklarla Sosyal İlişkiler:Bebekler, kendilerinden biraz büyük çocuklara yetişkinlere olduğu gibi davranırlar. Fakat yaşıtlarına davranışları farklıdır.

C. H. Bühler, ilk sosyal ilişkinin oyuncak değiş-tokuşu olduğunu belirtir. Yaptığı araştırmada; 6-24 aylık bebekleri ikişer ve üçerli gruplara ayırmış ve bazılarına oyuncak vermiş bazılarına vermemiştir. Birinci yılın ikinci yarısında olan bebekler, oyuncakları birbirlerine vermişler, göstermişler ve böylece ilk sosyal ilişkiye girmişlerdir. Bazıları bundan kaçınmış, bazıları diğerinin elindeki oyuncağı zorbalıkla almak istemişlerdir. Bühler’e göre böylece ilk yaşın davranışları olarak; hakimiyet, emre uymak ve rekabetler başlamış olur(Ataç, 1991).

İki yaşında durum biraz değişir; canlı, hareketli çocuklar, sakin olan akranları arasında hemen kendilerini belli ederler ve bu yaşa gelen çocuklar, ne istediklerini iyi ifade ederler.

Üç yaşında, sosyal ilişkinin bütün olumlu yanları görülür; güven, sevgi, yardımlaşma, paylaşma gibi veya kavga, vurma, bağrışma gibi…(Ataç, 1991)

İnat: 2-4 yaş arası inatçılık dönemidir, özellikle üç yaşa “inat yaşı” denir. Bazı çocuklar, inatçılığı şiddetli bir biçimde yaşarlar, bazıları da çok hafif, belli belirsiz geçirirler. Ana-babanın yapacağı en iyi iş, çocuğa karşı aşırı ısrarcı olmamaktır(Ataç, 1991). Üç yaşına gelen çocuklar, kendi bedenlerinin ve isteklerinin farkına varıp çevreleri ile aralarına bedensel bir “ben”lik sınırı çizmeye başlarlar. “Ben”, “sen” ile karşılaştırma sonucu oluşur ve giderek gelişir(Ataç, 1991). Yine bu dönemde çocuklar, istekleri doğrultusunda planlarını yapıp bu planlarını çevredekilere kabul ettirebileceklerini de keşfederler. Fakat bu planların bazıları uygulamaya geçirildiğinde, çatışma(frustration) çıkabilir; çocuk, birdenbire artık yıkanmaktan vazgeçtiğini veya uyku saati gelip geçtiği halde uyumak istemediğini bildirdiğinde ve yapmamak için inatla karşı koyduğunda… Frustrasyon, beceri motivasyonu ile doğrudan bağlantılı görünmektedir. Çünkü her çocuk, kendi kendini idare edebilme becerisine sahip olmak ister. Bu nedenle çocuklar aşırı engellenmemeli, yaptığı planlara; ne kadar saçma sapan olursa olsun, arada bir göz yumulmalı ki çocuğun kendine güveni ve inancı gelişebilsin(Ataç, 1991).

Çocuğun inadıyla çatışmaya girmek de onu tamamen kendi haline bırakmak da olumsuz etki yapar. İnat ve çatışma çağında, çocukla ortak bir noktada buluşmak için onun anlayabileceği açıklamalar yapılmalıdır(Ataç, 1991).

Saldırganlık: Çocuklarda saldırganlığın izlerine, ilk kez iki yaşlarında, “kendinin, benliğinin ilk farkına varma ve bunu annesine kabul ettirmeye çalışma” döneminde rastlıyoruz. Çocuk, bir taraftan artık kayıtsız şartsız bağlı olduğu anneden kopup uzaklaşmaya çalışıyor, diğer taraftan her şeyi karıştırdığı için azar işittiği annesine karşı saldırganlık gösteriyor. Çocuk bu arada bir an yumuşak, söz dinler ve sevgi doluyken, bir an sonra öfkeli, kızgın ve saldırgan olabiliyor. İki yaşlarındaki saldırganlık en çok yemek esnasında ortaya çıkıyor; anne onu azarlayınca, tek bir lokma yemek istemiyor, yese da tükürüyor(Ataç, 1991).

Okulöncesi ve okul yıllarında saldırganlığın derecesi; çocuğun özelliklerine, içinde yaşanılan ortama, çocuğun o döneme kadar geçirdiği korku deneyimlerine bağlı olarak değişmektedir. Aile içerisinde, eşler arasında kavga, küfür, elle müdahaleler yaşanıyorsa veya anne baba saldırgan özellikler, davranışlar sergiliyorlarsa çocuklar için bu durum, iyi bir model oluşturmayacaktır. Saldırganlık, kardeşler arası çatışmalara da yol açacaktır(Ataç, 1991).

Korkular: Okulöncesi devrede, çocukların çeşitli korkuları vardır. Korku; bazı çocuklarda çok şiddetli, bazılarında hafif veya bazılarında uzun, bazılarında kısa süreli olabilir. Çocuklarda görülen korkuların bazıları gerçek, bazıları hayalî, bazıları da gelip geçici korkular olabilir. Gerçek korkuların nedeni, günlük yaşamdaki; sıcak bir sobaya elini sürmek, yoğun trafikte yolun karşısına geçmek gibi tehlikeli durumlarla karşılaşmaktır.

Son çocukluk döneminde görülen toplumsal özellikler de şöyle açıklanabilir (Yavuzer, 1987):

? Kolay etkilenme; çocuk kendi arzusunun başkaları doğrultusunda olduğuna inanır.

? Karşıt görüşte olma; çocuk düşünce ve hareketleriyle diğer çocuklara karşıttır. Kendi akranlarının düşüncelerini kabul ediyorsa erişkinlerin görüşlerine karşı koyar. Bu çocukluk dönemi boyunca devam eder.

? Rekabet; orta çocukluk dönemindeki Çete Çağı boyunca rekabet üç biçimde görülür:

· Grup üyeleri arasında

· Kendi grupları ile rakip gruplar arasında

· Grupla sosyal kurumlar arasında

Sosyal Gelişim İçin Öneriler

1. Çocukların yaşlarına uygun olarak sosyal gruplar içinde yer alması teşvik edilmelidir.

2. Çocuğun yaşına uygun sosyal aktivitelerde bulunması teşvik edilmeli ama etkinliğe zorlanmamalıdır.

3. Sosyal olarak bulunulan ortamlarda (örneğin komşuluk ilişkilerinde) çocuk bir kenara atılmamalı, beklentiler önceden karşılıklı olarak konuşulmalı ve buna da uyulmalıdır.

4. Sosyal gelişimde en önemli uyarıcı olan oyuncaklar, çocuğun yaşına ve gereksinimlerine uygun olarak seçilmeli, yaş büyüdükçe görüşleri alınmalı ve zamanla kendi oyuncaklarını seçmesine izin verilmelidir.

5. Anne-babalar, çocukların oyununa katılmalı ve zaman zaman çocuğun oyununa davet beklemeden katılmayı bilmelidir.

6. Evde çocuğun kendini ifade etmesine izin verilmelidir.

7. Çocukları da ilgilendiren yaşantılarda (oyuncak, giysi, eş-dost akraba ziyaretleri, okul seçimi, arkadaş seçimi, tatil, …vb.) onunda görüşlerine başvurulmalıdır.

8. Çocuğu, ne kardeşleri ne de diğerleri ile kıyaslamamak gerekir. Ona; tek, kendine has ve değerli bir varlık olduğu hissettirilmelidir.

Seçim ve tercihlerin de gerekçeleri dinlenmeli ve saygı duyulmalıdır. Seçim ve tercihlerini yanlış yaptığı düşünülüyorsa, ikna edilmeli aksi takdirde hata yapmasına göz yumulmalıdır. Çünkü hatalardan da öğrenilecek şeyler olduğu unutulmamalıdır.



--------------------------reklam--------------------------

------------------------------------------------------------









 




Derecelendir
Kaynak http://www.universite-toplum.org/text.php3?id=232
İçerik İhbarı


duzceninsesi.com.tr

Open Source Document Project AUP&TOS